TURAN DURSUN'UN
SAÇMA İFTİRALARI |
Materyalistlerin belirgin özelliklerinden biri, savundukları
görüşlerin son derece sığ ve basit olması ve bunları savunurken çeşitli göz
boyama ve sahtekarlıklara kolayca başvurabilmeleridir. Özellikle din aleyhinde
yürütmeye çalıştıkları propaganda, tarih boyunca yalanlar ve çarpıtmalarla dolu
olmuştur.
Türkiye'de bu rolü üstlenenlerin başında ise Turan Dursun
gelmektedir. Yazdığı İslam ve Kuran aleyhindeki kitaplarla, bu kitaplardaki basit
çarpıtmalarla, ciddiyetsiz iddialarla, bozuk mantıklarla, bir kısım cahil veya din
aleyhinde önyargılı kimseleri etkilemiştir. Çoğu kez cevap bile vermeyi
gerektirmeyecek kadar saçma ve tutarsız iddialar öne süren Turan Dursun, aslında öne
sürdüğü iddialar açısından değil de, sahip olduğu bozuk mantık örgüsü
nedeniyle ele alınması ve incelenmesi gereken bir isimdir. Yazdıkları, Allah'ın
Kuran'da inkarcılar için verdiği "akletmeyen bir kavim" (Haşr Suresi,
14) hükmünün birer teyidi durumundadır.
Turan Dursun'un çeşitli iddiaları arasında dikkat çekici
olanlardan biri, Kuran'ı ve dolayısıyla İslam'ı ırkçılıkla itham etmesidir.
İslam'ın sadece Araplara vahyedilmiş bir din olduğunu, peygamberimiz Hz. Muhammed'in
de Türklere karşı olumsuz hisler beslediğini ileri sürmüştür. Ancak bu iddiasını
ne gibi mantıklara ve delillere dayandırdığı incelendiğinde, son derece basit
çarpıtmalar, cehalet ve yalanlar ortaya çıkmaktadır.
Bu makalede, Turan Dursun tarafından yazılıp 1990 yılında
2000'e Doğru dergisinde yayınlanan, ve takipçileri tarafından hala internette
yayınlanmaya devam eden bir yazıyı ve bu yazıdaki çarpık iddiaları ele alacağız.
1) Kuran’da Irkçılığın Olduğu Ve Yahudilerin Üstün
Irk Olarak Belirtildiği İftirası
Turan Dursun, sözkonusu yazısında Kuran'da ırkçı bir
yaklaşım olduğunu iddia etmiştir. Hem de bu ırkçılığın "Yahudi
ırkçılığı" olduğunu ileri sürmüştür. Kuran'da "En üstün toplum,
İsrail toplumu" dendiğini iddia etmiş ve ardından kendince bir
"çelişki" vehmetmiştir:
"Bir yanda İslam dünyasındaki "yahudi
düşmanlığı", öbür yanda da, Kur'an'daki "Tanrı"nın
"İsrailoğulları"na böyle seslenişi... Bir çelişkidir bu." (2000'e
Doğru 28 Ocak 1990, Yıl 4, Sayı 5)
Oysaki gerçekler incelendiğinde Turan Dursun'un bu
iddiasının son derece saçma bir itiraz olduğu açıkça görülmektedir. Turan
Dursun'un iddiasına dayanak gibi göstermeye uğraştığı Kuran ayeti şu şekildedir:
Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve
sizi alemlere üstün kıldığımı hatırlayın. (Bakara Suresi, 47)
Normal bir akla sahip olan herkes anlar ki, bu ayette geçmiş
zamandaki bir "üstünlükten" söz edilmektedir. Allah, İsrailoğullarına,
onları bir zamanlar nimetlendirdiğini ve üstün kıldığını hatırlatmaktadır.
İsrailoğulları'yla ilgili diğer Kuran ayetlerine ve kıssalarına baktığımızda, bu
nimetin ve üstünlüğün nasıl olduğunu da açıklıkla görebiliriz. Allah,
İsrailoğulları'nın atası olan Hz. İbrahim'den başlayarak, onlara peygamberler
göndermiş ve aralarında yaşadıkları putperest kavimlere karşı onları manen
üstün kılmıştır. Firavun döneminde Mısır'da baskı ve zulüm görürlerken,
onları Hz. Musa vesilesiyle kurtarmış, ardından Hz. Musa'ya Tevrat'ı indirmiş ve
İsrailoğulları'nı bu kutsal kitapla doğru yola yöneltip şereflendirmiştir. Hz.
Musa'dan sonra da İsrailoğulları'na pek çok peygamber gönderilmiştir. Bunlar,
Allah'ın bu kavme olan lütuf ve nimetleridir.
Ancak İsrailoğulları'nın önemli bir bölümü bu nimete
layık olamamış, kendilerine gönderilen peygamberlere itaatsizlik etmiş, Allah'ın
vahyi olan Tevrat'a başkaldırmış, hatta Tevrat'ı kendi menfaatlerine uygun olarak
değiştirip tahrif etmiştir. Böylece Allah'a karşı vermiş oldukları sadakat ahdini
bozmuşlardır. Bir ayette İsrailoğulları'nın bu durumu şöyle anlatılır:
Andolsun, Allah İsrailoğullarından kesin söz (misak)
almıştı. Onlardan oniki güvenilir- gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara:
"Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime
inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz
sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere
sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan
sapmıştır."Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini
kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. Kendilerine
hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan
sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz
Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 12-13)
Görüldüğü gibi, İsrailoğulları'nın Turan Dursun'un
iddia ettiği manada, yani tüm bir ırk olarak üstün kılınmaları sözkonusu
değildir. Allah, İsrailoğulları'nı bir ırk olarak, yani ahlak ve tavırlarından
bağımsız olarak, kalıcı bir şekilde "üstün kılmış" değildir.
Allah'ın Hz. İbrahim'e olan vahyini bildiren bir ayet, bu gerçeği vurgulamaktadır:
Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle denemişti. O da
tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): "Seni şüphesiz insanlara
imam kılacağım" dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?" deyince (Allah:)
"Zalimler benim ahdime erişemez" dedi. (Bakara Suresi, 124)
Görüldüğü gibi Allah Hz. İbrahim'in soyundan olanları bir
ırk olarak üstün kılmamış, aksine bu ırktan olup da zalim olanların Allah'ın
ahdine, yani İsrailoğulları'na verdiği üstünlük ahdine dahil olmayacağını haber
vermiştir. Allah'ın Hz. İbrahim'e ve soyuna verdiği üstünlük, ırk manasında bir
üstünlük değil, her kim Hz. İbrahim'in yolunu izler, onun ahlak ve inancını takip
ederse, onun tarafından devralınacak manevi bir üstünlüktür. Nitekim Allah "doğrusu,
insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir.
Allah, mü'minlerin velisidir" buyurarak (Al-i İmran Suresi, 68), çağımızda
Hz. İbrahim milletinin Müslümanlar olduğunu bildirmiştir.
Allah, insanlar arasındaki ırk, soy, kabile bağlarının bir
üstünlük konusu olmadığını da aşağıdaki ayetiyle açıkça bildirmiştir:
Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden
yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık.
Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca
en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat
Suresi, 13)
Dolayısıyla Kuran'da ırkçılık olduğunu iddia etmek, ancak
bu konuda hiç bir şey bilmeyen ve muhakemesi de zayıf olan insanları kandırabilecek
bir iftiradır.
Turan Dursun ve diğer materyalistler, eğer ırkçılığın
kaynağının ne olduğunu gerçekten öğrenmek istiyorlarsa, kendi dünya
görüşlerinin temelini oluşturan evrim teorisini incelemelidirler. Çünkü,
yeryüzündeki ırklar arasında kalıtsal "üstünlükler" bulunduğu,
bazılarının "ileri" bazılarının ise "geri" olduğu iddiasının
kaynağı, Darwin'in evrim teorisinden başka bir şey değildir.
2) Kuran’ın Sadece Araplar Ve Mekke Çevresindekiler
İçin Gönderildiği İftirası
Turan Dursun'un bir diğer iddiası, Kuran-ı Kerim'in sadece
Araplara yönelik bir kitap olarak vahyedildiği, diğer milletlerin Kuran'dan sorumlu
olmadığı şeklindedir. Bunu, şu sözleriyle ileri sürmektedir:
“Kur'an'ın bütünü içinde, Muhammed'in
"kavm"ından, yani "toplum"undan "Tanrı vahiyleri"ni, bu
"toplum"a iletmek zorunda olduğundan, bunu yaptığından söz edilir.
Muhammed'in "toplum"u, "Arap toplumu"dur. Öyleyse
"muhattap" da bu toplumdur. Kur'an, kendi deyimiyle "Arapça",
seslendiği kesim de, "Araplar". Ama "Araplar"ın da tümü değil;
yalnızca "bir kesimi". Korkutma yalnız "Mekke ve çevresi"ne.
Ayetler çok açık. "Kur'an"la yapılan "uyarı"ların,
"korkutma"ların, "Mekke" (Ümmü'l-Kura) ve "çevresi"ne
yönelik olduğu, En'am suresinin 92., Şura suresinin 7. ayetinde, kuşkuya yer
bırakmayacak bir açıklıkla anlatıyor." (Turan Dursun, 2000'e Doğru, 28 Ocak
1990, Yıl 4, Sayı 5)
Turan Dursun’un bu iddiasına delil olarak kullanmaya
çalıştığı ve bu amaçla çarpıtarak yorumlamaya kalktığı ayetin meali şu
şekildedir:
İşte bu (Kur'an), önündekileri doğrulayıcı ve
şehirler anası ile çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz kutlu Kitaptır.
Ahirete iman edenler buna inanırlar. (Enam Suresi, 92)
Turan Dursun'un "Mekke" anlamında yorumladığı
kelimenin ayetteki asıl ifadesi "ümmü’l kura"dır. Bu kelimenin sözlük
karşılığı ise "köylerin, kasabaların, kentlerin anası" demektir. Yani bu
kelimeyle sadece Mekke değil, bütün ana şehirler, kasaba ve köyler ifade edilmiş
olur. Mekke de bir şehir merkezidir, fakat "ümmü’l Kura" Mekke ile
sınırlı olmayıp, tüm zamanların tüm merkezi şehirlerini kapsamaktadır.
Dolayısıyla, "Kuran sadece Mekke çevresindekilere yöneliktir" diye bir
iddiada bulunmak, sadece bu iddia sahibinin cehalet veya samimiyetsizliğini gösterir.
Gerçekte üstteki ayette Turan Dursun seviyesindeki kişilerin
hiç kavrayamayacakları bir hikmet açıklanmakta, İslam'ın bir tebliğ yöntemi olarak
önce merkezi şehirlere, ardından bunların çevresine yayılmasına işaret
edilmektedir.
Dikkat edilirse Turan Dursun, bir önceki başlık altında
(ırkçılık iddiasında) karşılaştığımız çarpıtma yöntemini burada bir kez
daha kullanmaktadır. Bir ayeti ele almış, içinde geçen bir kavramı kasten yanlış
yorumlamış, dahası bu konuyu açıklayan, tefsir eden diğer Kuran ayetlerini kasten
görmezlikten gelerek basit bir çarpıtma yapmıştır.
Nitekim bu konuyla ilgili diğer ayetlere baktığımızda,
Turan Dursun'un ne kadar büyük bir çarpıtma yaptığı tüm açıklığıyla ortaya
çıkar. Hz. Muhammed'in tüm insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğu ve Kuran
hükümlerinden kıyamete kadar tüm insanların sorumlu tutulduğu pek çok ayette
vurgulanmıştır. Aşağıdaki iki ayet, konuyu açıklığa kavuşturmaktadır:
Biz seni ancak bütün insanlığa bir müjde verici ve
uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar. (Sebe Suresi, 28)
De ki: Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği
bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnızca O'nundur. (A'raf
Suresi, 158)
Görüldüğü gibi İslam peygamberi Hz. Muhammed, tüm
insanlar için bir uyarıp korkutucudur. Tüm insanlar da Kuran'a uymakla sorumludur.
Turan Dursun'un iddiasının ikinci kısmı ise, Kuran'ın
sadece Arapça bilenlere gönderildiği şeklindedir. Oysa Kuran’ın Arapça olması, bu
kitaptan sorumlu olanların sadece Araplar olduğu anlamına gelmez. Yeryüzünde pek çok
farklı dil konuşulmaktadır ve insanlara vahyedilecek bir kitabın doğal olarak bu
dillerin birisinde olması gerekmektedir. İslam peygamberi Hz. Muhammed Arap olduğu ve
etrafındaki insanlar da Arapça konuştuğu için, Kuran da Arapça olarak
vahyedilmiştir. Ancak Kuran'ın anlamı her milletin kendi dilinde rahatlıkla tefsir
edilebilir, açıklanabilir ve hükümleri anlaşılabilir. Nitekim öyle de olmuştur.
Kuran'ın Arapça olması, diğer milletlerin İslam dinini öğrenmelerini ve
uygulamalarını hiç bir şekilde engellememiştir.
3) Peygamberimizin Türkler Hakkında İthamlarda Bulunduğu
İftirası
Turan Dursun'un milliyet konusundaki üçüncü asılsız
iddiası, peygamberimiz Hz. Muhammed'in Türklere düşman olduğu yönündedir. Bu
iddiasına delil olarak bazı sahih (doğru) olmayan, "mevzu" (yani peygambere
atfedilerek sonradan uydurulan) hadisleri göstermeye çalışmıştır. Turan Dursun'un
aktardığı hadisler şu şekildedir:
- Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet
kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş(kalın) derili olan bu
toplumlar.... kıl giyerler."
-"Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu,
yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet
kopmayacaktır."
Turan Dursun'un aktardığı bu hadislerin, peygamberimiz
tarafından söylenmemiş, vefatından çok sonra bir takım art niyetli kimseler
tarafından uydurulup ona atfedilmiş sözler olduğu bilinen bir gerçektir. "Mevzu
hadisler" olarak bilinen bu gibi hadisler, başlı başına bir inceleme alanıdır.
Bu konuda pek çok İslam alimi eserler yazmış, mevzu hadislerin genel özelliklerini
tespit etmişlerdir. Bu konuda kabul edilen bir prensibe göre, bir milleti sırf milli
kimliğinden dolayı yeren veya öven hadislerin hepsi uydurmadır. Bu şekilde pek çok
uydurma hadis vardır. Turan Dursun'un aktardığı gibi Türkleri yeren ve kötüleyenler
olduğu gibi, Türkleri dünyanın en üstün milleti gibi tanıtan uydurma hadisler de
bulunmaktadır. Aynı şekilde Arapları da abartılı derecede öven veya yeren uydurma
hadisler olduğu malumdur. Tüm bunlar, milli bir taassup içindeki kimseler tarafından
uydurulmuş ve peygamberimize atfedilmiş uydurma sözlerdir.
Bu sözlerin uydurma olduğunun en büyük ispatı ise, Kuran'a
aykırı olmalarıdır. Allah, başta da belirttiğimiz gibi, milletler, kavimler veya
kabileler arasındaki farkların önemli olmadığını, önemli olanın takva (Allah
korkusu ve bundan kaynaklanan ahlak) olduğunu Kuran'da açıklamıştır. Allah'ın
hükmü bu iken elbette peygamberimizin farklı bir düşünce içinde olması
düşünülemez. Aksine peygamberimiz, Kuran'ı en iyi şekilde anlayan, uygulayan, hayata
geçiren ve Kuran'ın hiç bir hüküm ve ilkesinden taviz vermemiş kutlu bir insandır.
Sonuç
Turan Dursun'un burada ele aldığımız ve
cevaplandırdığımız iddiaları, bu kişinin Kuran ve İslam aleyhindeki
iftiralarının ne kadar cahil, akılsız ve samimiyetsiz bir yaklaşımın ürünü
olduğunu da göstermektedir. Basit kelime oyunlarıyla, bir ayetin anlamını Kuran'ın
genelinden koparıp çarpıtarak ileri sürdüğü iddialara, küçük kurnazlıklar ve
göz boyamalar hakimdir. Kullandığı üslup, adeta "çocuk kandırma yöntemi"
gibidir.
Turan Dursun'un İslam ve Türk milleti hakkındaki iddiaları,
bu "çocuk kandırma yöntemi"nin bir örneğidir. Kuran'ı ve peygamberimizi
sadece Araplara hitap eden ve Türkleri kötüleyen kaynaklar gibi göstererek, kendince
Türk milletini İslam'dan soğutacağını zannetmiştir. Oysa Kuran'ı bilen ve
muhakemesi düzgün işleyen bir insanın bu gülünç kışkırtmalara asla itibar
etmeyeceği, aksine bunları öne süren kişilerin zeka ve kültür düzeyini gülünç
bulacağı aşikardır.
Gerçekte sadece Turan Dursun'un değil, onunla aynı çizgideki
Kuran ve İslam düşmanı ateistlerin tüm iddiaları; Kuran'ın Allah'ın Hak Kitabı
olduğunu, içinde hiç bir çelişki ve uyumsuzluk bulunmadığını, Kuran'a karşı
çıkanların ise sadece iftiralar ve yalanlar öne sürebildiklerini gösteren önemli
bir "iman hakikati"dir. Allah inkarcıların içine düştükleri bu acze,
Kuran'da şöyle dikkat çeker:
Sana nasıl örnekler vererek saptıklarına bir
bak, artık onların bir yola güçleri yetmemektedir. (İsra Suresi, 48)
|